Öğretmenler tarafından ismi ilk önce ezberlenen öğrencilerdi onlar

Ortaokul ve lisede dersleri oldukça iyiydi. Nispeten yüksek notlar alıyorlardı. Özellikle fen ve matematik derslerinde daha iyi oldukları için fark ediliyorlardı. Öğretmenler tarafından ismi ilk önce ezberlenen öğrencilerdi onlar. Genellikle tüm hocalardan kıymet gördüler, sosyal derslerde ya da zorunlu derslerde çok çaba göstermeleri gerekmedi. Aslında bir parça korundular.

Bir danışanım böyle söylemişti: “Sessiz, sakin ve biraz da çekingen bir çocuktum. Teknik alanda olmak, aslında zorlandığım sosyal ortamlardan korunmamı sağlamıştı.”

O zamanlar öyleydi. Fen liseleri vardı, Anadolu liseleri vardı, hiç de kolay değildi elbette. Sözü geçen bu çocuklar elbette mühendislik ya da tıp gibi bölümlere yönlendirildiler. Fen, matematik sorularını çözerek ilgili bölümlere girdiler, okulu bitirmeleri de hiç zor olmadı. Elbette bu alanda meslek seçiminin tek nedeni sayısal derslere olan yatkınlık değil. Toplumun değerleri, ailenin mesleğe bakışı, başarının herkesçe farklı tanımlanması, o dönem açıklanan iş garantili popüler meslekler gerçeği, ailenin eğitim düzeyi, rol modelin mesleği, hatta öğrencinin yaşamına dokunmayı başarmış bir öğretmenin düşünceleri…

Neticede bu çalışkan öğrenciler mezuniyet sonrası hızlıca bir iş bulup kendi alanlarında çalışmaya başladılar. Ancak bütün bunlar olurken bir şeyler eksik kaldı, bir tren kaçtı sanki.

Şimdilerde yeni baştan keşfeder gibiyiz. İlişki yönetimi, iletişimin zorlukları, satış ve pazarlama arasındaki farklar, müşteri deneyimi, insana dokunmak, değer yaratmak, kendine dair farkındalıklar, yaşam amacını keşfetmek, kendini tanımak, doğru nefes almak, satın alma kararını etkileyen psikolojik faktörler vs. doğrusu yaşama dair şeyler.

Bütün bunlar yaşama dair ve bütün bunlar olmadan ne verimli bir iş yaşamı ne de doyumlu bir hayat mümkün. Oysa bunlar hiç olamadılar biz zavallı sayısalcıların yaşamında. Bunlar hep küçümsediğimiz TM’cilerin ya da sözelcilerin işiydi (Türkçe – Matematik puanı ya da sosyal puan ile üniversite sınavına girenlerin). İnsanı okuyorlardı, sanat tarihi okuyorlardı, tüm dünyayı etkileyen ekonomistleri anlamaya çalışıyorlardı, politika öğreniyorlardı. Ülke tarihini öğreniyor hatta dünya tarihine merak sarıyorlardı. Başka yerlerde başka kültürler vardı. Başka diller, başka coğrafyalar, başka hayatlar.

Oysa bu tarafta ‘korunmanın’ bedeli tüm bu olgulardan uzak kalmaktı, bir fanusun içinde yaşamaktı. İş yaşamı ise tam da insanı bilmek, ilişkiyi yönetmekten geçiyordu. Para kazanılıyordu, yeterince unvan da oldu tamam ancak olmayan bir şeyler var ve tam da bu vakitler hortlak gibi çıkıyor ansızın karşımıza. Bir tatminsizlik, bir olamama hali. Bir kendi işini yapmakla, Bodrum’a yerleşmek hayali arasında bir kararsızlık. Ne oluyor? Sağlam temeller ile başlayan bu yapı şimdi niye çatırdıyor?

Bir an düşünün, bugüne dek “Ben aslında psikoloji okumak istemiştim ama olmadı.” cümlesini kaç kişiden duydunuz. Birden fazla olduğuna eminim. Çok istediği halde tercih listesine Psikoloji Bölümü’nü yazmamış birini tanıyorum. Üniversite sınavında alacağı puan, psikoloji bölüm puanının çok üzerinde olacağı için “Oraya girilir mi? Psikoloji mi kazanabildi anca?” diye düşüneceklerine olan inancı nedeniyle psikolojiyi bölümünü tercih listesine ekleyememişti bile. İlk kariyerinin sonunda bir bankada şube müdürü oldu, aslında korunuyordu. Peki ikinci kariyerinde ne yapıyor dersiniz? Reklamlarda ve dizilerde oynuyor, tiyatro yapıyor ve senaryo yazıyor. Olabilir mi? Olabilir!

Hayatlarımızı düşlerimizin peşinden koşarak geçirmek yerine eleştiri korkusundan kaçarak yaşıyoruz.  Eric Wright

Danışanlarımın birçoğunda rastlıyorum bu duruma. Sanki bir yeniden uyanış, bir sorgulama, hatta biraz da kandırılmışlık hissi. Gözyaşları içinde anlatıyor başka bir danışanım, çalışkan öğrencinin iş yaşamında nasıl da tutunamadığını, korunamadığını. Bam başka bir dünya, sanki başka kuralları var. Bu kurallardan öyle bihaber kalmış ki, rakamların, istatistiklerin, kodların ardında okurken, çalışırken, yaşarken…

Şimdi fark edilen bu gerçekle yeniden başlamak kolay değil. Zor da diyebilirim ama ‘kolay değil’ demeyi seçiyorum. Bir danışanım bana ‘sen de yapmışsın’ dedi. Gülümsedim. Kim bilir, belki ‘o da yapacak’. Henüz kimse bilmiyor ne olacağını, macera devam ediyor çünkü. Kendini tanımaya, sevdiklerini hatırlamaya, hedefini ve yaşam amacını bulmaya çalışıyor bu aralar. Yankısı bitmek bilmeyen “Ben kimim?” sorusuna yanıt arıyor aslında. O gün geldiğinde ona ‘sen de yaptın’ diyeceğim. İşte o gün asıl benim için ‘iyi ki yapmışım’ günü olacak.

Peki ya sizdeki durum ne? Yazının sonuna dek geldiğinize göre sizin de bizden olma ihtimaliniz var. Öyleyse, macera devam ediyor…

Zühal Yiğit, ACC